Text posted on 10.22.09

İstanbul’a Nerelerden Bakmalı?

Dadaloğlu:

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

diyor. Bir medeniyetten öbürüne geçerken, yahut düpedüz yaşarken kaybolan şeylerin yanı başında zamana hükmeden gerçek saltanatlar da vardır. Bir kültürün asıl şerefli tarafı da onlar vasıtasıyla ruhlara değişmez renklerini giydirmesidir. İstanbul’da tâ fetih günlerinden beri başlayan bir mimarî nesillerle beraber yaşıyor. Asıl Türk İstanbul’u bu mimarîde aramalıdır.

Kendisini bir tek mimarî üslûbuna bu kadar teslim etmiş şehir pek azdır. Bu yönden İstanbul’u, Roma, Atina, Isfahan, Gırnata ve Bruge gibi şehirlere benzetenler haklıdır. Hattâ İstanbul’un onlardan biraz üstün tarafı da vardır. Çünkü, İstanbul sadece âbide ve abidemsi eserlerin bol olduğu şehir değildir. Şehrin tabiatı bu eserlerin görünmesine ayrıca yardım eder. İstanbul her süsün, her kumaşın kendisine yaraştığı, ayrı ayrı hususiyetlerini açtığı o cömert yaratılışlı güzellere benzer. Yedi tepe, iki, hattâ Haliç’le üç deniz, bir yığın perspektif imkânı ve nihayet daima lodosla poyraz arasında kalmasından gelen bir yığın ışık oyunu bu eserleri her an birbirinden çok başka, çok değişik şekillerde karşımıza çıkartır.

Yukarıda ayrı ayrı İstanbul’lardan bahsettim. Mimarî ile perspektif imkânları da birbirinden ayrı bir yığın İstanbul yapar. Topkapı’daki Ahmediye camiinin caddeye yakın kapısından veya bu caddenin herhangi bir boş arsasından, bir yığın yangın yerinin üstünden atlayarak gördüğümüz âbideler şehriyle, Yedikule kahvelerinden baktığımız zaman deniz kenarındaki sur parçalarıyla büyük camilerin birbirine karıştığı mehabetli manzara arasında ne kadar fark vardır. Marmara’dan gelen yolcuyu tâ uzaktan avlayan beyaz kubbeler ve minareler memleketi, Yeşilköy üstlerinden baktığımız zaman süzgün ve sümbülî bir serap olur. Süleymaniye’nin dış avlusundan görülen ve insana camiin bir parçası, çok ustaca düzenlenmiş, geniş plânlı, ağaçlı, büyük suları olan bir üçüncü avlusu duygusunu bırakan Boğaz, vapurla geçerken gördüğümüz başka bir tepeden seyrettiğimiz Boğaz’dan çok farklıdır.

Böylece, Çamlıca ile Üsküdar tepeleri, Küçük Çamlıca’nın geniş, rüzgârlı balkonu, Eyüp sırtları gözümüzün önüne gündelik ekmeğimiz olan bir manzarayı kıyafetlerde yayarlar. İstanbul, Yahya Kemal’in:

Baktım, konuşurken daha bir kerre güzeldin

Mısraıyla övdüğü güzele benzer.

Doğrusu da budur. İstanbul ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her halinde her hususiyetinde ayrı bir dikkatle çıldırarak.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, İstanbul 1969, sayfa 160-162.

Text posted on 10.06.09

Mahşer’den

Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.

Mahzun gönül! Sükut et! Güneş bulutların arasından da neşr-i envar eder; şikayeti bırak! Senin bahtın da herkesin bahtı gibidir: Her hayatta fırtına saatleri, kederli, muzlim günler olmak gerek!… Gül, korkma! Bir tebessüm seni kurtarır. İyi düşünürsem bu halin de bir muzhibedir… (shf.139)

Hasta bir  ümit, sağlam bir yeisten daha fenadır. (s.219)

(insanda) Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevk-i tabii gibi kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyakî bir iş gören zeka, ne yaptığını bilmez. (s.288)

Peyami Safa, Mahşer

*2002’de tuttuğum notlardan.

Text posted on 8.21.09

Millet Olmak

Ses var; ama kulak nerede? Bir gündemi olmasını arzulayan kim? Türkiye olarak adlandırılan ülke Türkiyeliğinde ısrarlı mı? Bu sorular bizi acilen millet meselesine götürür. Oysa Türkiye’de “millet” tarifi yapılmamış, çerçeveden mahrum bırakılmış, muhteviyatı kasıtlı bir biçimde çapraşıklaştırılmış bir meseledir. Millet dolayısıyla bir mesele karşısında olduğumuzu biliyoruz; ama karşımızdaki meselenin ne olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, yerkürenin hangi siyasî şekle bürüneceği bahsini tertip edenlerin, aynı zamanda Türkiye’de yaşayanların ne şekilde davranacaklarına da etkili olduklarıdır. Yerkürenin bir sistem tarafından kuşatıldığını inkar edemeyiz. Sermayenin göz açtırmaz hegemonyasını tesiste muvaffak olmasıyla yürürlükte kalan bu dünya sistemi, Türkiye’de yaşayan insanları müteaddit aşamalarda emri altına almıştır. Hayatiyeti sistemin emrinde olmakla sağlamayı gözetenler varsa, “millet” olmak onların mezarını kazacaktır. Millet olmaktan hayatiyet devşirenler çarkları kendi lehlerine çevirmeye güç yetirebilir. Sistemin işleyişinden yarar sağlayan toplumlar “millet” olma başarısına ermiş toplumlardır. Hiçbir milletin gökten zembille inmediğini, her toplum için geçerli olan bir millet olma süreci geçirildiğini hesaba katmak kaçınılmazdır. Dünya sisteminin gündemindeki Türkiye ile kendi gündemini oluşturmuş bir Türkiye, aynı şey değil. Birincisi için millete ihtiyaç yok, ikincisini ise sadece millet var edebilir. Millet Meselesine eğilmek, gözü kapalı sistem karşıtlığı yapılamayacağı gerçeğini yakalamanın ön şartıdır. Sistem karşıtlığı ifadesine başvurmak bir başka boyuttan haberdar olmak, belki de bir başka boyuta kavuşmak demektir.

O boyut olmadan kalınlık olmuyor.

İsmet Özel, Kalın Türk, Önsöz, Şule Yayınları, 7. Baskı, İstanbul 2006, sayfa 10-11.

Text posted on 7.27.09

İyi-Kötü ve Hatta İnsan Üzerine

Yaklaşık bir ay önce yaşadığım bazı olaylardan sonra, “iyi ve kötü” üzerine günlerce düşündüm. İyi insan ve kötü insan kimdir, insanlara ne zaman bu sıfatları yakıştırırız? gibi sorulara cevaplar aradım. Sonunda; “iyi veya kötü insan diye birşey yoktur”a kesin olmamakla birlikte ulaşmış oldum. Aslında iyi ve kötü çok çetrefilli ve son derece göreceli idi. Bunun tanımını yapamazken, insana sıfat olarak yakıştırmak ne kadar “doğru” olurdu. (Yine mi doğru)

Buna dair blogumda bişeyler yazacakken Virgilius‘un bir yazısı ve yorumlarıyla karşılaştım. Meğer bu konuda aklı karışık çok kişi varmış.

Bugünse kütüphanede hasbelkader Eflatun’un Protagoras’ını elime alıp açayazdım ve karşıma direkt olarak bu konu ve aşağıdaki satırlar çıktı:

“…Şüphesiz iyi adam olmak gerçekten güçtür, ama bir zaman için olmak mümkündür, ykosa Pittakos senin dediğin gibi hep bu halde kalmak yani “olmuş olmak” mümkün değildir, böylesi insanüstü bir şeydir, yalnız tanrıya vergi bir üstünlüktür.

Ama insan için kötü olmamak mümkün değildir

Altından kalkılamaz bir felaket elini kolunu bağlarsa

Peki bir geminin idaresinde altından kalkılamaz bir felaket kimin elini kolunu bağlayabilir? Şüphesiz işten anlamayan birinin değil, çünkü böylesinin zaten eli kolu bağlıdır. Netekim zaten yerde yatan bir adam yere serilemez, ancak ayakta bulunan bir adamı devirmek, yere sermek mümkündür. Bunun gibi altından kalkılamaz bir felaket ancak elinde imkanlar olan bir adamın elini kolunu bağlayabilir, ama elinde imkanlar olmayanı değil. Gene örneğin bir dümenci şiddetli bir fırtına karşısında, bir çiftçi aksi giden havalar karşısında, bir hekim de buna benzer haller karşısında eli kolu bağlı kalabilir. İyi bir adam kötü olabilir, bir başka şairin dediği gibi:

İyi adam bazan kötü bazan iyi olabilir

Ama zaten kötü olan kötü olamaz, çünkü o hep öyledir. Böylece işten anlar, bilge ve iyi bir adamın altından kalkılamaz bir felaket karşısında kötü olması mümkün değildir. Ama Pittakos esn “olmuş olmak” güçtür diyorsun. Gerçekten “olmak” güçtür ama gene de mümkündür, halbuki “olmuş olmak” imkansızdır.

İnsanlar başardıkları zaman iyi

Başaramadıkları zaman kötüdürler,

Örneğin yazıda başarmak neye bağlıdır, bu alanda bir adamı iyi kılan şey nedir? Harfleri iyi öğrenmiş olması değil mi? İyi hekim olmak için nede başarı göstermek gerekir? Hastalara iyi bakamayanlar da kötü hekim sayılmazlar mı? Peki ama kim kötü bir hekim olabilir? Şüphesiz bunun ilk koşulu, bir kez hekim olmak, sonra da iyi hekim olmaktır, çünkü ancak iyi hekim kötü olabilir; ama hekimliği bilmeyen bizler bu alanda başarısızlık göstersek de gene hekim olamayız; dülgerlik ve öbür meslekler için de böyle denebilir. Başarısızlık gösterip de hekim olmayanların şüphesiz ki kötü hekim olmaları da mümkün değildir.

Bunun gibi iyi adam, yaşlılık, hastalı, yorgunluk ve daha başka bir takım aksaklıklar yüzünden kötü olabilir, çünkü kötülüğün biricik sebebi bilginin elden gitmesidir. Ama kötü olanın kötü olması mümkün değildir, çünkü o zaten kötüdür, kötü olmak için önce iyi olmak gerekir. İşte şiirin bu kısmı da “iyi adam olmuş olmak” ve hep bu halde kalmak mümkün değildir ama, arada bir iyi olmak sonra kötü olmak mümkündür iddiasını güder. İşte uzun zaman öyle kalanlar, en iyi olanlardır, tanrılar da böylelerini sever.

Onun içindir ki, imkansız şeylerin peşinde koşmayacağım; bu koca dünyanın meyvalarını toplayan bizler arasında kusursuz bir adam aramak gibi hayaller peşinde koşarak hayatımı boş yere harcamayacağım, böylesini bulursam size bildiririm.

Benim için, bir insanın çok kötü veya çok değersiz olmaması yeter.

Sadece aklı başında olsun devletlerin koruyucusu olan doğruluğu bilsin.

Böylesini ayıplamam, zaten ayıplamayı sevmem.

Ahmakların soyu sayılmayacak kadar çok değil midir?

Hem de ayıplamaktan hoşlananlır usandıracak kadar çoktur.

Ayıbın girmediği herşey iyidir.


Eflatun, Protagoras, Çeviren: Prof. N. Şazi Kösemihal, MEB Yayınları, İstanbul 1989, shf. 51-54

Hamiş: Okuyabileceğiniz en iyi tercüme MEB tarafından hazırlanmış olanıdır. En azından kütüphanedekileri mukayese edip bu sonuca ulaştım. Meraklısına…

Text posted on 7.26.09

Avrupa Sınır Kuşağının Bir Parçası Olarak Osmanlı

Osmanlı ekonomisinin hammadde üreten ve hazır mamul satın alan bir çevre kuşağı olarak Avrupa erken kapitalizmine bağlanmasının iki aşamada gerçekleştiği kabul edilebilir. Bunların ilki 1570-80’lerde başlamış, ama kısa süre sonra durdurulmuştu. Çünkü Avrupa ülkeleri Amerika ve Güneydoğu Asya’da, ilk başta, güçlü ve örgütlü bir Osmanlı Devleti’nin egemenliğindeki Doğu Akdeniz’de olduğundan çok daha hızlı yayılabiliyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa çevre kuşağına kesin olarak bağlanması, ancak 18. yüzyılın ikinci yarısındaki iki aşamada gerçekleşti. Ama bu görüş tek yanlıdır ve Osmanlı imparatorluğunun kendi içinden yarattığı politik ve ekonomik kaynakları çok az göz önüne almaktadır. Bu konuda, Osmanlı’nın Anadolu, Suriye ve Balkanlardaki kervan yolları üzerinde sürekli denetim kurmuş olması özellikle önemli olabilir. Ayrıca Müslüman ve gayrimüslim tüccarların sürekli yeni etkinlik alanları bulma çabalarını da unutmamak gerekir. 18. yüzyıl biterken ortaya çıkan ekonomik bunalımın nedeni, Avrupalıların Doğu Akdeniz’de bir köprü başı elde etmek için yoğun çaba göstermelerinin, Osmanlı ekonomisinde beliren bir iç bunalımla aynı zamana denk düşmüş olmasıdır.

Suraiya Faroqhi, Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. basım, İstanbul 1997, sayfa 59.