İstanbul’a Nerelerden Bakmalı?
Dadaloğlu:
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir
diyor. Bir medeniyetten öbürüne geçerken, yahut düpedüz yaşarken kaybolan şeylerin yanı başında zamana hükmeden gerçek saltanatlar da vardır. Bir kültürün asıl şerefli tarafı da onlar vasıtasıyla ruhlara değişmez renklerini giydirmesidir. İstanbul’da tâ fetih günlerinden beri başlayan bir mimarî nesillerle beraber yaşıyor. Asıl Türk İstanbul’u bu mimarîde aramalıdır.
Kendisini bir tek mimarî üslûbuna bu kadar teslim etmiş şehir pek azdır. Bu yönden İstanbul’u, Roma, Atina, Isfahan, Gırnata ve Bruge gibi şehirlere benzetenler haklıdır. Hattâ İstanbul’un onlardan biraz üstün tarafı da vardır. Çünkü, İstanbul sadece âbide ve abidemsi eserlerin bol olduğu şehir değildir. Şehrin tabiatı bu eserlerin görünmesine ayrıca yardım eder. İstanbul her süsün, her kumaşın kendisine yaraştığı, ayrı ayrı hususiyetlerini açtığı o cömert yaratılışlı güzellere benzer. Yedi tepe, iki, hattâ Haliç’le üç deniz, bir yığın perspektif imkânı ve nihayet daima lodosla poyraz arasında kalmasından gelen bir yığın ışık oyunu bu eserleri her an birbirinden çok başka, çok değişik şekillerde karşımıza çıkartır.
Yukarıda ayrı ayrı İstanbul’lardan bahsettim. Mimarî ile perspektif imkânları da birbirinden ayrı bir yığın İstanbul yapar. Topkapı’daki Ahmediye camiinin caddeye yakın kapısından veya bu caddenin herhangi bir boş arsasından, bir yığın yangın yerinin üstünden atlayarak gördüğümüz âbideler şehriyle, Yedikule kahvelerinden baktığımız zaman deniz kenarındaki sur parçalarıyla büyük camilerin birbirine karıştığı mehabetli manzara arasında ne kadar fark vardır. Marmara’dan gelen yolcuyu tâ uzaktan avlayan beyaz kubbeler ve minareler memleketi, Yeşilköy üstlerinden baktığımız zaman süzgün ve sümbülî bir serap olur. Süleymaniye’nin dış avlusundan görülen ve insana camiin bir parçası, çok ustaca düzenlenmiş, geniş plânlı, ağaçlı, büyük suları olan bir üçüncü avlusu duygusunu bırakan Boğaz, vapurla geçerken gördüğümüz başka bir tepeden seyrettiğimiz Boğaz’dan çok farklıdır.
Böylece, Çamlıca ile Üsküdar tepeleri, Küçük Çamlıca’nın geniş, rüzgârlı balkonu, Eyüp sırtları gözümüzün önüne gündelik ekmeğimiz olan bir manzarayı kıyafetlerde yayarlar. İstanbul, Yahya Kemal’in:
Baktım, konuşurken daha bir kerre güzeldin
Mısraıyla övdüğü güzele benzer.
Doğrusu da budur. İstanbul ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her halinde her hususiyetinde ayrı bir dikkatle çıldırarak.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, İstanbul 1969, sayfa 160-162.